AZİZ MAKSİMİLYAN KOLBE: HAYAT ARMAĞANI

Peder Maksimilyan Kolbe; kendi zamanını ve toprağının oğlu oldu: 1894 yılında Polonya’nın küçük bir kasabasında, küçük bir dokuma ve kumaş atölyesi işleten ebeveynlerden; Raymond vaftiz adıyla dünyaya geldi. 1907 yılında, on üç yaşındayken Fransisken Konventual Küçük Kardeşler Topluluğu bünyesinde ortaokul seviyesinde ruhban okuluna girdi; 1910 yılında Fransisken cübbesi giydi ve çömezlik yılında başlarken din adamlığı adı olarak Maksimilyan ismini aldı. 5 Eylül 1911’de geçici rahiplik yeminlerini yaptı ve 1912 ile 1919 yılları arasında Roma’da felsefe ve teoloji eğitimini aldı.

1915’te felsefe dalından mezun oldu, 1918 yılında peder olarak kutsanmasının akabinde 1919’da teoloji dalından mezun oldu. Fiziğe ve matematiğe ilgi duyarak, çalışmaları sonucunda yeni türden uçakların ve başka cihazların projesine kadar ilerleme kaydetti.
47 yaşındayken, 1944 yılında 16670 kayıt sayısıyla Auschwitz toplama kampında tutuklu iken yaşama gözlerini kapadı.

Yaklaşık on yaşındayken, azizimizin tüm yaşamının aydınlık bir noktası ve peygambersel bildirisi olarak hayatında münferit bir olay meydana geldi: Geleceği ile ilgili annesinin endişesinden etkilenen Raymond, onun çok sevdiği Meryemana’sına dua etmek ve kendisinin geleceği ile ilgili hayatının nasıl devam edeceğini söylemesi için ona yakarmak üzere kiliseye gitti. O zaman elinde biri beyaz ve diğeri kırmızı olmak üzere iki taç tutan Bakire Meryem ona göründü. Beyaz olanı, onun temizlikte sebat edeceğini, kırmızısı ise onun şehit olacağının anlamını taşıyordu. O ise her ikisini kabul etti.

Sonrasında genç Maksimilyan; antik Ortaçağ şövalyelerinin biçiminde, hayatını bir şövalye kavramında olgunlaştırdı: Ama onun damı Meryem idi. Kendi tarafından tam ve nazik bir dindarlığa sahip oldu: Meryem’i, ona en uygun yumuşak ve ailevi isimleri verdi ve Hristiyanların “Lekesiz Meryem’in şövalyeleri” olarak çağırılmasına derinden inanarak, 16 Ekim 1917’de bir grup arkadaşı ile birlikte, bir dernek-vakıf kurdu: “Lekesiz Meryem Cemiyeti.” Bu kuruluş hakkında hala kendisinin el yazısından tüzüklere sahibiz.

Derneğin amacı ile ilgili yazılan ilk kelimeler şunlardır: “Günahkarların, dinden sapanların, dini bölenlerin, Yahudilerin ve özellikle de Masonların tövbe etmesini ve tüm herkesin, Kutlu Bakire Meryem’in himayesinde ve aracılığında kutsanmasını sağlamak.”

1927 yılında “Niepolkalanow” adlı Lekesiz’in Kenti’ni kurdu; manastır kent olan bu kompleks, birkaç yıl içinde en büyük Polonya Yayınevi Merkezi halini aldı. Bu dua ve iş kentinde, yayın faaliyeti, belli başlı dışa yönelik havarisel faaliyet biçimi oldu. Kolbe, tüm ruhlara ulaşabilmek için Lekesiz Meryem’in başka kentlerinin kurulmasını da projelendirdi, ama bunlardan yalnızca bir tanesini, Japonya’daki “Mugenzai-no-Sono” (“Lekesiz Meryem’in Bahçesi”) adlı merkezin kurulabilmesini sağladı.

1930 yılında Müjdeci olarak Japonya’ya vardığında, Nagasaki’de Meryemana Merkezi’ni gerçekleştirdi ve bir tek kelime Japonya bilmemesine rağmen, bazı bültenlerin yayınlanmasına girişerek yeni bir matbaaya hayat verdi!

Tüm bu işleri neredeyse tamamen sıfırdan yarattı: Cebinde bir kuruş olmaksızın, her tarafı yamalı bir Fransisken cübbesi ile hiç durmadan bağış toplayarak oluşturdu. Bir enerji fenomeni ve organizasyon yeteneğiydi. Her girişimi neredeyse kelimenin tam anlamıyla kendi elleriyle başlatıyordu: Kireci karıştırıyor ve tuğlaları şantiyeye taşıyor, matbaanın oluşumu için kasaya çok çalışıyor, yardımca muhtaç olanlara ayardım ediyordu ve kardeşlerine ruhsal olarak destek oluyordu.

“Bizler –diyordu Peder Kolbe–tüm dünyayı kucaklayacağız.” Niepokalanow’u inşa ettiğinde, yalnızca küçük bir ortam olmasına karar vermişti: Bir mezarlık! “Çünkü -diyordu- “Kardeşlerimin kemiklerinin tüm dünyaya yayılacağını öngörüyorum.”

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ve Polonya Naziler’in işgaline maruz kaldığında; Meryemana Kenti de yıkıma uğradı. Entelektüel ve etkileyen bir adam olan Peder Kolbe’nin üzerine Nazi öfkesi yığıldı. Nitekim kendisi neye maruz kalacağını bekliyordu. İlk defa birkaç kardeş ile birlikte tutuklandı. Onları şu kelimelerle teselli ediyordu: “Cesaretli olun; İncil müjdelemeye gidiyoruz!”

Serbest kalan Kolbe, tüm sığınmacıların hayatta kalması için klinikleri, eczaneleri, hastane, mutfaklar, ekmek fırınları, sebze bahçeleri ve başka iş yerlerini organize ederek kenti yeniden düzenledi, ama 17 şubat 1941’de ikinci kez tutuklandı. Şöyle diyordu: “Başka bir çalışma kampında Meryemana’ya hizmet etmeye gidiyorum.”

Yeni çalışma kampı, Auschwitz idi! Fiziksel olarak çok cılız olan (akciğerlerindeki hastalık nedeniyle tek ciğerle yaşıyordu) bu adamın tüm enerjisi, şimdi ise daha korkunç bir keder ile karşı karşıya kalıyordu. 16670 kayıt numarasıyla tutuklandı. Cesetleri taşımaya verdiklerinde ve yakılmaları için onları yığdığında, her bir beden için şöyle mırıldandığını işitiyorlardı: “Allah’ın Kelamı beden aldı ve aramızda yaşadı.”

Sonra, Peder Kolbe’nin de hayatını devam ettirmeye çalıştığı o aynı 14. koğuşta bir tutuklunun kaçmayı başardığı o gün geldi çattı. Ertesi gün, tüm blok meydanda sıralı şekilde hareketsiz ayakta duruyordu; diğer bloklar işten döndüklerinde onluklar halindeki süreç başladı: Her bir kaçak tutuklu karşılığında, açlık sığınağında ölümüne mahkum edilecek on tutuklu!

Aralarından seçilen Francis Gajowniczek, karısını ve çocuklarını aklına getirerek merhamet diledi. Bir anda Peder Maksimilyan sırasından fırladı, tanımadığı o adamın karşılığında kendisini sundu. İnanılmaz biçimde, değiş tokuş kabul edildi.

Değiş-tokuş, seçim beyanı, merhamet, özgürlük ve dayanışma… tüm hepsi toplamak kampının inşa edilme amaçlarının zıddıydı. SS’lerin, Kolbe’nin kendini kurban etmesini karşılayarak hayranlıkla bakması ve dolayısıyla adanmasının değeri ve etkisi inanılmaz bir şeydi: Öyle ki ölmenin insan değerinin hareketiydi, ölmeyi artık güce tabi kılmıyor, zira gönüllü bir sunuya çeviriyordu.

Ölüm bloğunda tutuklular çıplak vaziyette, karanlık yerde açlıktan ölümlerini bekleyişlerine terk edildiler. Onlara yiyecek ve içecek hiçbir şey verilmedi; bir damla su bile! Uzun keder zamanı, Peder Kolbe’nin yüksek sesle telaffuz ettiği dualarla bölünüyordu. Diğer yan hücrelerden de diğerleri karşılık veriyordu.

“O dua etmenin yankısı, her geçen gün daha güçlü bir şekilde duvarlar arasından nüfuz ediyor, fısıldamaya dönüşerek insan nefesi eşliğinde sönüyordu. Tüm kamp o dualara kulak vermişti. Her gün dua etmeye devam etmeleri haberi, koğuşların hepsinde dolaşıyordu. İnsan dayanışmasının uyuşmuş dokusu, hayat atmaya başlıyordu. On üçüncü bloğun altında yavaşça yaklaşan ölüm, çamurda ezilmiş solucanların ölümü gibi değildi. Bir dram ve bir ritüel idi; bir arındırma kurban ritüeliydi.”

Tek tek tutuklular ölmeye başlamıştı; iki hafta sonra onlardan yalnızca dördü henüz hayattaydı. Onların ölmelerini hızlandırmak için, 14 Ağustos’ta onlara benzen iğnesi yapıldı. Kolbe’nin şansölyesinin anlattığı üzere, “Demir kapıyı açtığımda o artık yaşamıyordu, ancak diriymiş gibi görünüyordu. Hala duvara yaslanmış vaziyetteydi. Sıra dışı bir şekilde yüzü ışıltılıydı. Genişçe açık ve bir noktaya odaklanmış gözler. Tüm figürü sanki ilahi gerçeklere dalmış gibiydi. Onu asla unutmayacağım.”

Peder Maksimilyan Kolbe; imanının gücü sayesinde, insanın keder uçurumları yaratabileceğini, ama Haç Gerilmiş İsa’yla ve yeniden güncel olan, bağımsız olarak ve tutulmaz güç ile kendisini mevcut kılan Onun acı dolu sevgisinin gizemiyle bütünleşmekten kaçamayacağını kanıtladı.

Auschwitz’de Peder Kolbe, kendisini başkası için ve ebediyen sundu. Onun için şehitlik, hayatının doluluğu oldu. Aziz Maksimilyan Kolbe’ye, İncil’de İsa’nın kelimelerini kesinlikle harfiyen yerine getirme Lütfu bahşedilmiş oldu: “Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.” (Yu 15:13).

Aziz Maksimilyan Kolbe’nin Merhameti
Aziz Maksimilyan Kolbe’nin ruhsallığı; belirgin bir Fransisken havarilik karakterinde tamamen fizyolojik bir sunumda, Lekesiz ve Merhamet Annesi Meryem’den esinlenmiştir (Onun hayatındaki tüm tanıklar, biyografi yazarları ve özellikle kendi yazıları ve Eserleri bunu ortaya koyar).

Kolbe’nin ruhsallığının yönüyle yüzleşmek üzere, her şeyden önce Aziz’in, Aziz Fransu’nın Topluluğu’na ait olduğunu ve dolayısıyla ruhsallığının bu Kurucu tarafından bırakılan mirasla belirlendiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Nitekim Fransisken ruhsallığı, İncilci yoksulluk ruhu ile kendini göstermektedir; bununla ilgili kendisi şöyle yazmıştır:

“Bizim hayatımız, İncil öğütlerine ve dünyaya İncil’i ilan etme görevine istinaden, yani saklı hayat ve aktif hayat olarak İsa’nın izlendiği bir hayattır. Bizim belirgin özelliğimizdir: Yoksulluk hiçbir şeye sahip değildir!”

İşte onun bu ideale ve Aziz Fransua Topluluğu’na olan sadakati aracılığıyla, göreceğimiz üzere, onun tüm ruhsallığını özetleyen Havarisellik-Meryem yönü ortaya çıkar. Onun bu yoldaki müjdeci hedef seçimi, hiç kuşkusuz Polonya’nın ruhsallığına da etki etmiş; Meryem dindarlığının içeriğinin nüfuz etmesine ve aile ortamında Meryem’e olan hürmetin derinleşmesine vesile olmuştur.

Kolbe’nin Meryem ruhsallığı, özellikle onun Lekesiz Doğumu öğretisi üzerine yoğunlaşmış; bu gizemi her zaman derinleştirmeye çalışmış, onun zenginliğini ve Hristiyan hayatı için değerini ortaya koymuştur. Öyle ki Kolbe’ye göre, Meryem’in hayatının, dünyaya İsa’yı tanıtma ve Onu sevdirme derecesinde olan Allah’ın Sevgisi’nin anaç ifadesi olması nedeniyle, Lekesiz Meryem, Merhameti kendinde bedenleştirmiştir.

Meryem’in Lekesizliği inanışına olan ilgisi, onun tüm hayatına nüfuz etti ve ruhsallığı zenginleşerek hep daha fazla yıllar içinde yalnızca Mesih’e odaklanmasını sağladı: Onun daimi boyutu, Lekesiz Meryem’e olan adanması aracılığıyla,Meryem’in Yüreği sayesinde güncel kılınmış olan İsa’nın kelimelerini ve eserlerini taklit etmekti.

“Selam Sana.” Soykırım kampında onun hayatının kısa bir özetini barındıran son kelimeleri ve bir aile babasının yerini alarak kendisini sunmasının son işareti olarak hiç kuşkusuz Merhamet ve Sevgi ile yoğrulmuş bir hareket oldu.

Kolbe’nin her zaman havarisel bir ruh ile hareket ettiği, onu tutarlı görevsel hayatından aşikardır: Öyle ki, Lekesiz Meryem aracılığıyla İsa’nın Yüreği’ne mümkün olan en çok sayıda ruhları kazandırma arzusuyla yönetilerek, “Lekesiz Meryem Cemiyeti”ni tasarladı, başlattı ve destekledi; bu sayede özellikle baskı işleri olan amacına ulaşmak için Fransua’nın kendisinin bir hayalini somut kılmak üzere iki Lekesiz Meryem Kenti inşa etmenin dahiyane fikrine sahip oldu: “Biz, Konventual Fransiskenler, zaten Lekesiz Doğumu’nu savunduğumuz Onun, şimdi de ayrıca Kültünü yaymamız, Merhamet Annesi’nin, Allah’ın Annesi’nin İsteğidir.”
 
Antonio Sicari
“Ritratti di Santi”den alınmıştır.
 

 

 Üst sayfa